Var mı başka izah tarzı ?

Bu yalnız ve öksüz kent,

Haritada küçük,

Bize göre çok büyük bir şehirdir.

Konuşmaz bu şehir.

Konuşamaz.

Konuşturulmaz.

Kendi kendine söylenir,

Büyüklerine derdini anlatmaktan çekinir.

“İşim bozulur aşım bozulur “der,

Korkudan derdini söyleyemez.

Kıdemli mi kıdemsiz mi bilemediğim medyacı gençlerimiz Cumhuriyet Caddesinde röportaj yapmaya çıkmış.

“ Kütahya’da neden kimse kameralara konuşmuyor Cavit abi ?” dediler.

“ Sevgi yolunda kimse konuşmaz bakın herkes mutlu. Aşağı çarşıya gidin” dedim.

“Bilmiyoruz abi, aşağı çarşı neresi?”

“Caddenin sonundaki kavşaktan aşağıya sağa doğru inin, saman pazarında herkes konuşur” dedim.

“ Abi sende bir karar ver, aşağı çarşı mı saman pazarı mı ?”

Deyip koştura koştura gittiler,

Kimi konuşturabildiler bilmiyorum.

Bu memlekette herkes bir şeylerin farkındadır,

Kimse yüksek sesle söylemez.

Bu şehirde emek var sabır var sanat var,

Ses yok...

Çık sokağa insanların yüzüne bak, çaresizdir.

Mutsuzdur.

Şehrin sokaklarını gez,

İnsanlar gülmeyi, güldürmeyi unutmuştur.

Umutla alışkanlık arasında sıkışmış kalmıştır.

Biz,

Umutla inat arasındaki farkı kaybetmiş bir şehiriz.

Bu topraklarda,

Ekmeğe de ulaşıma da aynı anda zam gelir,

Vardır bir bildikleri der,

İki gün söylenir üçüncü gün unuturuz.

Tamircide unutulan eski siyah beyaz televizyon gibiyizdir,

Görüntü vardır ses yoktur…

Bizde dertler, sorunlar büyür bitmez…

Belediye reisi değişir, meclis değişir sonuç değişmez…

Tencere dibin kara senin ki benden kara…

Ben illa ben…

Ben de ben…

Toplantılar uzatılır.

Kişiler değişir zihniyet değişmez.

Fuat Paşadan bu yana şehrin kaderi değişmemiştir.

Kütahya’da yüksek kahveye otur, iki kişi ile konuş yeter.

Biri der ki: “Eskiden böyle değildi. Çok iyiydik.”

Diğeri der ki: “ Az kaldı motorları maviliklere süreceğiz.”

“Eskiden iyiydik” “Güzel günler göreceğiz “ cümlelerinin içinde sıkışmış kalmış bir şehir.

Bir taraf geçmişe sığınıyor, diğer taraf geleceğe.

Kimse bugünün gerçeğiyle yüzleşmiyor.

Vekil sayısı düşen, yoksullaşan bir kent.

Nasıl becerildi ise,

Arapsaçına döndürülen bir trafik.

Alt komisyondan üst komisyona havaleler,

Bebelere balon, büyüklere masallar.

Bir iş yürümüyorsa yürümüyordur.

Ulaşım sistemi işlemiyorsa işlemiyordur.

Bunu kabul etmek bu kadar mı zor?

Elli yıldır bu şehirde kimse gerçeği kabullenmiyor.

Sadece şahıslar değişiyor,

Zihniyette tıyniyette aynı

Ben bilirim, ben bilirim…

Süslü sofralar ziyafetler, plaketler.

Kendimiz çalıp kendimiz oynuyoruz.

Sorunu çözmek yerine üzerini ustalıkla örtüyoruz.

Üstelik bunu öyle bir özgüvenle yapıyoruz ki,

Çözüyormuş gibi açıklama yapıyoruz.

Arşivdeki gazete manşetlerinden utanın gafiller…

Dön dolaşıp geliyoruz aynı yerdeyiz.

Ne vazgeçebiliyor,

Ne değişebiliyor,

Ne de sevmediklerimizi değiştirebiliyoruz.

Arada kalmışlık, sadece coğrafi değil; zihinsel.

Yanlışları konuşmaktan çekiniyoruz.

Sonuçlarına ses çıkartmıyoruz.

Katlanıyoruz.

Herkes kimin ne olduğunu gavur gibi biliyor,

Kimse adamın yüzüne açık açık söylemiyor.

Söyleyemiyor.

Kütahya’ya bakınca aslında kendimizi görüyoruz.

Biraz yorgun,

Biraz kırgın,

En çokta kabullenilmiş çaresizlik.

Aman benden olmasın.

Yanlışsa bırakacaksın.

Çalışmıyorsa değiştireceksin.

Bu kadar basit…

Ama biz hâlâ aynı şeyi yapıyoruz:

Yürümeyen yolu yürür gibi,

Gitmeyen aracı gider gibi anlatıyoruz.

Ve sonra dönüp soruyoruz:

“Neden ilerlemiyoruz?”

Çünkü hâlâ gerçeği olduğu gibi söylemekten çekiniyoruz.

Yıllardır eski berbere tıraş oluyoruz.

Kütahya öksüz.

Kütahya sessiz…

Var mı başka izah tarzı ?