Bir şehir düşünün…
Rengi yok.
Ruhu yok.
Hatırası var, kendisi yok.
Bir zamanlar sokaklarında çocuk sesleri yankılanan,
kapı önlerinde çayların içildiği,
bir lokma ekmeğin bölüşüldüğü o mahalleler…
Şimdi betonun gölgesinde nefes almaya çalışıyor.
Eskiden fakirlik vardı ama utanılacak bir şey değildi.
Şimdi zenginlik var ama gösterişten geçilmiyor.
Eskiden kapılar açıktı, gönüller de…
Şimdi kapılar çelik, insanlar kilitli.
Sorduk:
“Bu şehri kim bu hale getirdi?”
Cevap hazır:
“Arsa sahibi istedi.”
Ne güzel…
Şehir gitti ama sorumlu yok.
Ruh öldü ama katili meçhul.
Oysa hepimiz biliyoruz.
Bir gecede yanan konakların dumanı hâlâ havada.
Bir gecede dikilen apartmanların gölgesi hâlâ üstümüzde.
Mavi renklerini çaldılar bu şehrin.
Mavi gitti.
Beyaz gitti.
Toprak rengi gitti.
Geriye ne kaldı?
Siyah.
Gri.
Bir de içimizi sıkan o tarifsiz boşluk.
Çocuklar mı?
Sokakta yoklar artık...
Top oynamıyorlar.
Düşüp dizlerini kanatmıyorlar.
Ama...
Ekranda parmakları çok hızlı.
Emojiyle ağlıyorlar artık.
Gülüşleri bile dijital.
Komşu mu?
Artık yok.
Yerine Wi-Fi şifresi var.
Selam mı?
Onun yerini bildirim sesi aldı.
Mahalle?
Öldü.
Ama cenazesi kaldırılmadı.
Ve biz…
Her zamanki yerimizdeyiz.
Seyrediyoruz.
Birileri meraları imara açıyor,
birileri çürük zemine kat çıkıyor,
birileri rant uğruna, şehrin güzelliğini, ruhunu üç kuruşa satıyor…
Biz?
Her zaman yaptığımız gibi seyrediyoruz.
Trene bakıyoruz…
Sonra ne diyoruz?
“Bu şehir neden geri kaldı?”
Çünkü çalışmadık.
Çünkü sahip çıkmadık.
Çünkü sattık.
Çünkü sustuk.
Ve en önemlisi…
Çünkü alıştık.
Şimdi soruyorum:
Bir şehri yıkmak için dozer gerekir mi?
Hayır.
Biraz hırs,
biraz para,
biraz da umursamazlık yeter.
Geriye ne kalır?
Beton.
Gri.
Sessizlik.
İyi seyirler…