Ramazanda komşu çocukları kapı  ziline  bastı.

“Yağdan baldan küpecik,

Yağ olmazsa bal olsun.”

Kapıyı açtım sordum,

“Açın heybelerinizi yağ mı vereyim, bal mı?

Heybe ne amca?

Arkada irice olan büyük şef bir adım öne çıktı.

 “ Para istiyoruz para ” dedi…

Napolyon bile bu kadar aşk ile şevk ile bir dahi,

 “Para, para ” diyemeden bu dünyadan göçüp gitti…

Çocuklar ne yapsın.

Annesinin,  babasının, abisinin, ablasının ve dahi cümbür cemaat tüm sülalesinin,

Hayatın merkezine “ akçe” koyduklarını görünce,

Kavanoz dipli dünyanın merkezine para koymaları gayet normaldir.

Sağ beyin lobu, vücudun sol tarafını yönetir.

Çocuklar görme ve duyma yoluyla öğrenir.

Deyip yumurcaklara harçlıkları tek tek verdim.

Yalanı dolanı, ikiyüzlülüğü henüz öğrenmeyen,

Pırıl pırıl çocuklarımıza hayatlarında başarılar dileyip gönderdim…

*       *       *

Kütahya sokaklarında gezen bir arkadaş var  “Şükürsüz Murtaza”

Herkes bilir, Şükürsüz Murtaza’nın malı mülkü, yatı katı, tarlası takkesi vardır.

Fakat hayatından hiç memnun olmamıştır.

Bugün lokum dediğine yarın okum diyebilir.

Cebindeki parayı günde üç kere saydığı belirtilir.

Dünyaya gelirken ağlamıştır, giderken ağlayacaktır.

Dedesinin banka önüne eşek bağladığı,

Görevlinin “ eşeğini buraya bağlama sen nasıl adamsın” diye kovaladığı,

Olayı camdan gören banka müdürünün kan ter içerisinde gelip eşeği tekrar banka kapısına bağladığı,

Kapıya eşek bağlayan dedesini başköşe oturtarak görevlinin kulağına eğilip,

“ Oğlum bana bankayı kapattıracak mısın ?” dediği,

Bağıra bağıra, “Okkalı bir kahve getir” dediği rivayet edilir…

Tüm bunlara rağmen Murtaza hep bağırır,

“Her şey ateş pahası alamıyoruz”

Arkadaşları ile otururken  “Nerde o eski günler, nerde o eski ramazanlar, nerde küpecik çocukları, nerde o eski bayramlar” diyordu ki,

Kel Mahmut sözünü kesti.

“Murtaza, sene olmuş iki bin yirmi beş.  Sen kırk beşlik plaklar gibi aynı yerde takılı kaldın. Kendini ikinci kalkınma planı zamanı yıllarında sanıyorsun. Bizim kalkınma planlarımız müjdelerimiz bitmez.  Sağdan sola, soldan sağa, sürekli at değiştiriyorsun. Bıraktıkları yerde aynı bankta oturuyorsun. İki tane arkadaşın var üçüncün yok.  Tropikal yaşam alanın vazo ile dönenler. Yıllardır bindiğin attan in artık. Deve kuşu gibi kafanı toprağa gömme.

Ayağını yere bas.

Aşağı çarşıya in.

Kalabalığa karış.

Bak bakalım,

Senin haricinde yaşayan vatandaş, esnaf, emekli ne yer ne içer,

Yağcı, tuzcu, uncu, ekmekçi simitçi nasıl çalışır, üretir bir gör…

Ahalinin ahvalini sor.

Simitçi, köfteci, helvacı, aktarı gez.

Sonra da gel bize aktar,” dedi.

Murtaza abinin kafası karıştı…

“Oğlum ben deli Cevdet miyim.  Aşağı çarşıyı gezip herkese dua ya da beddua edeyim,  her yerde, her mahallede görüneyim ?”

Kaçtı gitti.

O günden beri tedavülde yok.

      *     *      *

Dün,

Bu yalnız ve öksüz şehrin mecburiyet caddesinde, Önüne gelene mikrofon uzatan cevval muhabirlerden biri,

Her gün aynı yerde, aynı saatte, aynı bankta,

Sürekli  “Oturan boğa” gibi düşünen emekli dedeme mikrofonu uzattı.

“Bayram geldi. Maaşınız yetiyor mu ?”

Dedem  sosyal hayattan izole.

Oğlundan korkar, gelinden korkar, komşudan korkar, sinekten korkar, böcekten korkar.

Cevap vermekten korkar.

Durdu durdu.

Birden başladı türkü söylemeye,

“ Bayram gelmiş neyime…”

Etrafındakiler dağıldı gitti…

  *     *     *

Yetmişli yıllarda, ramazan bolluk bereket ayıydı.

Ailelere sevinçle karşılar, bolluk bereket içerisinde yaşar, bayrama gurur ve onurla girerdi.

Ramazanda ailelerin erzak telaşı başlar,

Eve otuz gün yetecek un yağ şeker pirinç saman pazarı esnaflarından,

Sebze ve meyve yeni mahalledeki şehir halinden kasa ya da çuvalla alınırdı.

Ekmekler bozulmamış,

Süte su katılmamıştı.

Fakir zengin herkes evli ve mutluydu.

Kimsenin gözü başkasının malında, yatında değildi.

Asgari ücretin girdiği hanelere yağ teneke, un ve şeker çuvalla,

Domates kasa,  biber çuval, kavun karpuz el arabası doluncaya kadar alınır,

Üç dört hafta pazara çıkılmadan idare edilir,

Kilerler erzakla doldurulurdu.

İnsanlar birbirine parayla pulla değil sevgiyle bağlıydı.

Seksenli yıllarda saman pazarında küflü salçanın, sulu pekmezin, katkılı tereyağının satıldığını hiç görmedim.

Duymadım.

Bugün, Tarım Orman Bakanlığının Taklit veya Tağşiş Yapılan Gıdalar listesinde,

Aziz şehrimden onurlu gururlu firmalar olduğunu görünce artık hiç şaşırmıyorum…

Modernleştik.

Fakir ama onurlu gençler koskoca şirketlerin sahipleri oldu.

Zaman bize uymuyordu biz zamana uyduk.

Biz sonradan çıkan,

Üfürükçüleri, soytarıları, yaşam koçlarını, yaşları değil guruları dinledik.

Büyük küçük hepimiz parayı merkezimize koyduk.

Çal, çırp kazan.

Nerden nasıl kazanırsan kazan.

Helal, haram, hak hukuk vebal nedir.

Kul Hakkı kimdir.

Kimlerdenmiş, hangi sülaledendir bana ne.

Deveyi yardan uçuran bir tutam ot…

Biz büyüdük ve kirlendi dünya.

Şimdi herkes zengin,

Ya da,

Doğan görünümlü Şahin gibi,

“Zengin görünümlü” fakir…

Zorluyoruz, yakamızı yırtınıyoruz…

Zengin gibi görünüp zengin gibi yiyip içiyoruz.

Eski nesil zengindi.

Herkes aynı mahallede yaşar,

Zengin fakir kimse parayla pulla, şanla şöhretle, makamla salkımla övünülmez,

Çalışanlar  “Asgari ücretle” ailelerini kimseye muhtaç etmeden geçinir giderdi.

Bugünkü nesil zengin fakir fark etmiyor.

Herkes kredi kartının “asgari ödeme” miktarını ödeyip yaşayıp gidiyor.

Nasıl olsa ikisi de “asgari”

Bunca kavgaya gürültüye rağmen,

Sonunda zengin fakir herkes “asgaride” buluştuk…

Asgari zenginiz…

Mutluyuz.

Çok mutluyuz.

Çok şükür…