Asgari ücret açıklandı. Yüzde 27 artışla net 28.075 TL, brüt 33.030 TL. Rakamlar kağıt üzerinde fena durmuyor. Ancak Türkiye ekonomisinde rakamların ne söylediği kadar, ne söylemediği de önemlidir.
Son iki yılda yüksek enflasyon, çalışanların alım gücünü ciddi biçimde aşındırdı. Yapılan artış, çalışanlar açısından bir “nefes alma” imkânı sunsa da, temel tüketim kalemlerindeki fiyat artışları düşünüldüğünde bu nefesin oldukça kısa süreceği aşikâr. Kira, gıda ve ulaşım harcamalarının geldiği seviye, asgari ücretlinin maaşını eritmeye devam ediyor. Çalışan cephesinde psikolojik etki ise ekonomik etkiden daha güçlü olabilir. “En azından bir artış var” duygusu, kısa vadede memnuniyet yaratacaktır. Ancak enflasyon beklentileri düşmedikçe bu memnuniyet hızla yerini kaygıya bırakacaktır.
İşveren tarafında ise tablo daha karmaşık. Brüt ücretin 33.030 TL’ye yükselmesi, SGK primi ve diğer yüklerle birlikte özellikle emek yoğun sektörlerde ciddi bir maliyet artışı anlamına geliyor. Küçük ve orta ölçekli işletmeler için bu artış, ya fiyatlara yansıtılacak ya da istihdamda daralmaya gidilecek. Her iki seçenek de ekonominin geneli açısından risk barındırıyor.
Makroekonomik açıdan bakıldığında ise asgari ücret artışı çift yönlü bir etki yaratıyor. Bir yandan iç talebi destekleyerek büyümeye katkı sağlayabilir; diğer yandan maliyet enflasyonu kanalıyla fiyatlar genel seviyesini yukarı çekme riski taşıyor. Eğer bu artış verimlilik artışıyla desteklenmezse, enflasyonla mücadele hedefleri açısından zorlayıcı olabilir.
Sonuç olarak bu artış ne bir mucize ne de bir felaket. Asıl mesele, asgari ücret artışlarının geçici refah değil, kalıcı alım gücü yaratacak yapısal politikalarla desteklenip desteklenmeyeceği. Aksi halde bugün konuştuğumuz rakamları birkaç ay sonra yine yetersiz bulacağız.