Baba Tahir

Bin dokuz yüz altmış yedi yılında yayınlanan Gazeteciler Cemiyeti Yayını “Basın Tarihimizden Parazitler” kitabını yetmişli yılların sonunda Kütahya Postası Gazetesinde muhabir iken okudum.

Kitap Yazar Mahir Süleyman Çapanoğlu’nun,

Osmanlı’dan Cumhuriyet’e kadar uzanan dönemde Türk basınındaki şantajı, vurgunculuğu ve yozlaşmayı anlattığı kıymetli bir araştırma eseridir…

Mesleğe yeni başlayan cevval arkadaşlara, sahaflardan temin edebilirler ise okumalarını öneriyorum.

Bu öksüz topraklarda, aradan geçen altmış yıla rağmen değişen bir şey olmadı.

İki bin yirmi altı yılının eylül ayındayız.

Genç gazeteci arkadaşlar Baba Tahir’i tanımayabilirler…

Tahir Bey, 1864 yılında İstanbul’da doğar.

Yirmi yaşında, zamanının önde gelen gazetecileri arasına girer. 1895’te Malumat adında bir dergi yayımlamaya başlar. Malumat sekiz yıl boyunca yayımlanır. Sadece İstanbul’da değil, imparatorluğun hemen her köşesinde aranır hâle gelir.

Çok okunan bir dergidir.

Tahir Bey, kullandığı üslup nedeniyle “Baba Tahir” lakabını alır.

Dönemin en korkulan gazetecilerinden biridir.

Gazeteciliğini kullanır.

Şantajcılığıyla her yana ün salar…

1896-1905 yılları arasında, İstanbul’daki Terkos Gölü’nden şehre su verme ve suyu arıtma hakkını elinde tutan Fransız bir şirket vardır.

Şirket, kendi hakkında olumsuz yazmaması, arada bir de güzel haberler yayımlaması için birkaç gazeteciyle birlikte Mehmet Tahir’i de rüşvete bağlar.

Alan memnun, veren memnun…

İşler bir süre böyle, güllük gülistanlık gider.

Günlerden bir gün Baba Tahir’e verilen para kesilir.

Baba Tahir buna çok kızar.

Ne olduğunu anlayamaz.

Araştırır, gerçeği öğrenir.

Baba Tahir’i rüşvete bağlayan Fransız şirketinin müdürünün işine son verilmiştir.

Eski müdür valizini toplayıp memleketine döner.

Şirkete Paris’ten yeni bir müdür atanır.

Yeni müdür, eski müdürün uygulamasından habersizdir.

Üstelik her şifalı otu ben bilirim diyen egosu tavandır.

Göreve başlar başlamaz:

“Ben anlamam kardeşim. Matbuat âleminden kimse bana ilişmesin diye ne para ne de rüşvet veririm.” Der.

Baba Tahir’e verilen para kesilir.

Yeni müdür, ne büyük bir hata yaptığını iki gün sonra yayımlanan Malumat gazetesindeki haberden öğrenir.

Gazeteci Baba Tahir, gazetesinde başlık atar :

“Avcıların yaraladığı bir domuz Terkos Gölü’ne düştü ve boğuldu.”

Haber üzerine İstanbul karışır...

Halk, yenilmesi haram domuzun sebep olduğu “maddi ve manevi” pisliğin boyutlarını öğrenebilmek için Fransız şirketinin binasını basar.

Ortalık karışır.

Olaylar çıkar.

Zaptiyeler kimseyi sakinleştiremez.

Cam çerçeve dağılır…

Durumun kötüye gittiğini anlayan yeni müdür panikler.

Baba Tahir’in kesilen aylığını bulup buluşturur hemen, o saat yeniden bağlar…

Parasını fazlasıyla alan Tahir Bey, gazetesinin bir sonraki sayısında manşeti patlatır:

“Aldığımız son istihbarata göre domuz hakikaten vurulmuş, ama göle düşmemiştir. Domuz sahilin gerisinde gebermiş. Leşi de bulunmuştur.”

Halk sakinleştirilir.

Daha sonra da olay unutulur gider…

* * *

Baba Tahir’in hayatının en hazin tarafı, sahip olduğu bütün o güç ve şöhretin sonunda geriye hiçbir şey bırakmamasıdır.

Bir zamanlar İstanbul’da adı duyulduğunda gazetecilerin, bürokratların ve hatta şirket yöneticilerinin dikkat kesildiği Baba Tahir, siyasi dengelerin değişmesiyle birlikte eski nüfuzunu kaybeder.

II. Meşrutiyet sonrasında gözden düşer.

31 Mart Vakası’nın ardından tutuklanır ve Trablusgarp’a sürgün edilir. Oradan kaçar.

Önce Napoli’ye, ardından Paris’e gider.

Bir zamanlar İstanbul basınında büyük paralar kazanan, nüfuz sahibi olan, korkulan ve çekinilen adam, Paris’te kendisine yeni bir hayat kurmaya çalışır.

Ticaret yapmayı dener.

Başaramaz.

Elinde kalan varlığı da giderek tükenir.

Son darbeyi ise Paris’te evinde misafir ettiği bir tanıdığının, mücevherlerini ve kalan parasını çalmasıyla alır.

Büyük bir üzüntü yaşar.

Ardından felç geçirir.

Ve…

4 Şubat 1912 tarihinde vefat eder.

Bir zamanlar İstanbul’da kaleminden çıkan birkaç satırla ortalığı ayağa kaldırabilen Baba Tahir, Paris’te yalnız, yoksul ve kimsesiz bir hâlde hayata gözlerini yumar.

İstanbul’dan Paris’e…

Şöhretten yalnızlığa…

Güçten sefaletin içine…

Bir gazetecinin hayatı böyle sona erer…

Baba Tahir, döneminin en korkulan gazetecilerinden biri olarak yükseldi.

Bugün tarihin hafızasında, daha çok basın gücünün kötüye kullanılmasının ibretlik örneklerinden biri olarak anılıyor.

Hayatının sonu, bütün o şaşaalı günlerin aksine, sefalet içerisinde sessizce geldi.

Hazin son tam olarak budur…

Güçten Sonra Geriye Ne Kalır?

Çiziktirmeye çalıştığım kırk yıllık matbuat aleminde,

Sabun köpüğü gibi şöhretli ömürlerinin önünü ve sonunu üzülerek gördüğüm birçok büyüğüm rahmetli oldu.

Bu gün yer üstünde değiller…

Gazetecinin elindeki kalem, insanları korkutmak için değil, gerçeği anlatmak içindir…

Kalem size güç verir.

Para da verir…

Şöhret de…

Güce yakınlık da…

Ama bunların hepsi geçicidir.

Bugün önünüzde eğilenler, yarın arkanızdan konuşabilir.

Bugün telefonunuzu açmak için yarışanlar, yarın adınızı bile hatırlamaz.

Bugün bir manşetinizden korkanlar,

Yarın cenazenize gelmediği gibi arkanızdan saydırabilirler.

Çünkü gazetecinin asıl sermayesi parası, şöhreti veya nüfuzu değildir.

İtibarıdır.

İtibar ise satın alınmaz.

Korkutarak elde edilmez.

Şantajla korunmaz.

Rüşvetle büyütülmez.

Baba Tahir, döneminin en korkulan gazetecilerinden biri olarak yükseldi.

Birkaç satırıyla şirketleri titretti, yöneticileri telaşlandırdı, İstanbul’u ayağa kaldırdı.

Bugün ondan geriye kalan, sahip olduğu servet ya da kurduğu nüfuz değil basın gücünün nasıl yozlaştırılabileceğini gösteren hazin bir hikâyedir.

İstanbul’da kalabalıkların önünde yürüyen o adam, hayatının sonunda Paris’te yalnız kaldı.

Bir zamanlar kendisinden çekinenlerin dünyasında, ölümünden sonra kendisini hatırlayan pek kimse kalmadı.

İnsanın arkasında bıraktığı şey, hayattayken sahip olduğu güç değil, o gücü ne için kullandığıdır…

Kaleminiz insanları susturabilir.

Ama yalnızca hakikati yazıyorsanız, sizi susturamazlar.

Çünkü para biter.

Şöhret söner.

Güç el değiştirir.

Manşetler unutulur.

Geriye yalnızca itibar kalır.

Gazetecinin, yazar çizerlerin gerçek mirası, ölümünden sonra insanların onun için söylediği tek cümlede saklıdır:

“Elindeki kalemi kendisi için mi kullandı, yoksa gerçek için mi?”

Baba Tahir’in hikâyesi, bu sorunun cevabının bir gazetecinin hayatından çok daha uzun yaşadığını anlatıyor…

Hazin son budur:

Bir ömür boyunca korku salıp, ömrün sonunda sefil bir şekilde ölüp hatırlanmamak…

Kalem sahibi olmak başka şeydir.

Kalemin hakkını vermek başka…