İman; bir şeyi gönül huzuru ile benimseme, ona içten ve yürekten inanmadır. Sözlükte “güven içinde bulunmak, korkusuz olmak” anlamındaki emn (emân) kökünden türeyen îmân “güven duygusu içinde tasdik etmek, inanmak” demektir.Terim olarak iman genellikle “Allah’tan alıp din adına tebliğ ettiği kesinlik kazanan hususlarda peygamberleri tasdik etmek ve onlara inanmak” diye tanımlanır. Bu inanca sahip bulunan kimseye mü’min, inancının gereğini tam bir teslimiyetle yerine getiren kişiye de müslim denir. Ayrıca Türkçe’de müslim kelimesinin Farsça kurala göre çoğulu olan müslüman da (müslimân) bu anlamda kullanılmaktadır. Kâinatı yaratan, idare eden, kendisine ibadet edilen tek ve en yüce varlık olan Allah'a iman, iman esaslarının birincisi ve temelidir. Allah'a iman, Allah'ın var ve bir olduğuna, bütün üstünlük sıfatlarıyla nitelenmiş ve noksan sıfatlardan uzak ve yüce bulunduğuna inanmaktır. Bir kısım İslâm bilginine göre insandaki Allah inancı, zorunlu ve yaratılıştan olduğu için fıtridir. Allah'ın varlığına dair dışarıdan deliller aramaya, mantıkî ve aklî deliller sunmaya ihtiyaç yoktur. Yaratılışı bozulmamış, aklı karışmamış her insan Allah'ın var ve bir olduğunu bulur ve anlar. Bu yoldaki deliller sadece insanı uyarmak, içindeki zorunlu bilgiyi ve şuuru geliştirmek içindir. Mıknatıs ile demir birbirine yaklaşınca mıknatıs demiri çeker. Çünkü bu onun tabiatında gizlenmiştir. Bu özelliği bozulmadıkça da yaratılışının gereği gerçekleşecektir. İşte insan da böyledir. O, sadece iç ve dış dünyada Allah'ın varlığını ispat eden şeylere bakarak Allah'ın varlığını bunlardan anlayabilecek özellikte yaratılmıştır. Ayrıca insanın kendi yaratılışı da bizzat Allah'ın varlığının açık bir delilidir. İslâm bilginlerinin çoğuna göre insan, öz benliğinde ve dış dünyada Allah'ın varlığını gösteren birtakım deliller üzerinde durup düşünerek Allah'ın varlığına ulaşmak durumundadır. "O'nu gözler idrak edemez. Fakat O, gözleri idrak eder" (el-En‘âm 6/103) meâlindeki âyet, Allah'ın duyularla doğrudan doğruya idrak edilemeyeceğini bildirir. Fakat duyular, Allah'ı tanıyacak olan akla, gönüle ve kalbe malzeme temin ederler. Bu malzeme de yaratılmış olan her şeydir, evrenin âhenk ve düzenidir. Bunlar Allah'ın varlığını gösteren belirtiler, izler ve delillerdir. İnsan, aklı ile bu belirti, iz ve delillerden hareketle yaratıcıyı bulmaya çalışır. Allah'ın varlığına delâlet eden ve insanı bu konuda düşünmeye ve iman etmeye çağıran Kur'an âyetlerini ve hadisleri dikkatlice inceleyip hem de dış dünyayı ve insanın yaratılışını gözlemleyen âlimler, Allah'ın varlığını ispatlamak için insanın fıtraten Allah inancına sahip oluşu (fıtrat delili), âlemin ve âlemdeki varlıkların sonradan yaratılmış olup bir yaratıcıya muhtaç olduğu (hudûs delili), mümkin bir varlık olan âlemin var olması için bir sebebe ihtiyaç olduğu (imkân delili), tabiatın büyük bir âhenge ve şaşmaz bir düzene sahip olup bunun bir yaratıcının eseri olmasının gerektiği (nizam delili) gibi bazı deliller ortaya koymuşlardır
a) Fıtrat Delili: Âlem ve insanın gayeli yaratılışına uygun olarak insanda Allah’a inanmaya elverişli bir dini yapının (fıtrat) varlığına ve temel dini içeriğine delâlet eden çeşitli deliller bulunmaktadır. Kur'ân-ı Kerîm’de insanın Allah’a iman etmesinde elverişli bir yapıya sahip olduğuna, yani fıtrat’ın mevcudiyetine delâlet eden âyetlerden en önemlisi fıtrat âyeti ve misak ayeti diye isimlendirdiğimiz şu âyetlerdir: ‚”(Resulüm) sen yüzünü hanîf olarak dine, Allah insanları hangi fıtrat üzere yaratmış ise ona çevir... Allah’ın yaratışında(li halkillah) değişme yoktur. İşte dosdoğru din budur; fakat insanların çoğu bilmezler O’na yönelerek, O’na karşı gelmekten sakının, namaz kılın, müşriklerden olmayın.”(Rum,30/30-31)
b) Hudûs Delili: Her asırda insanlar, varlık ve olaylara bakarak evreni yaratan ve yöneten üstün bir kudretin mevcudiyetini kavramaya ve kanıtlamaya çalışmışlardır. Bu amaçla başvurulan delillerden biri de hudûs delilidir. Hudûs, kelâm literatüründe Allah’ın varlığını kanıtlamak üzere; bir varlığın, olayın, hatta bütünüyle evrenin mevcudiyetine yokluğun tekaddüm etmesi, bunların bir zamanlar yokken sonradan var olması olgusunu ifade eder. Bu şekilde sonradan meydana gelen, dolayısıyla yaratılmış olan şeye “hâdis”, onun yaratıcısına da “muhdis” denir. Varlık ve olayların, bir yokluğun ardından yaratıldığı öncülüne dayanarak bu durumda bir var edicinin (muhdis) ve yaratıcının bulunmasının aklî bir zorunluluk olduğu şeklindeki istidlâldir; kelâm ilminde bu şekildeki kozmolojik delile hudûs denilmiştir. Kelamcılar bu delili şöyle bir kıyasla beyân ederler: Bu âlem, sûreti ve maddesiyle hâdistir. Yani, cisimlerin sûreti de, maddesi de yok iken sonradan vâr edilmiştir. Her hâdis mutlak bir muhdise ( yaratıcıya) muhtaçtır. O halde bu âlem de bir muhdise muhtaçtır. O da Allah Teâlâ`dır.
c) İmkan Delili: Bu âlem, varlığı da yokluğu da mümkün olan bir varlıktır. Her mümkün, varlığını yokluğuna tercih eden bir kuvvete muhtaçtır. Bu âlem de, var olabilmek için böyle bir müessir kuvvete muhtaçtır. O kuvvet de bu âlemin dışında, vücudu zatından olan bir varlıktır. O da Allah`tır.
d) Nizam Delili : Kur’an’ın temel mesajlarından biri de kâinatta sarsılmaz bir düzenin bulunduğu, bu düzenin boş ve anlamsız olmadığı, kâinatın özellikle insan varlığına uygun yahut yararlı biçimde düzenlendiği ve bu düzenin Allah tarafından konulduğudur. Kur’an’a göre her şey bir ölçüye göre yaratılmıştır (el-Furkān 25/2; el-Kamer 54/49). Bu ölçü uyarınca her şey kendine has bir yaratılış yahut tabiata sahip kılınmıştır (Tâhâ 20/50). Allah sadece yaratıp varlık vermekle kalmamış, yaratılışı belli bir tasarım uyarınca düzenlemiş ve yarattıklarına var oluş gayesini yerine getirebilmek için hangi yolu izleyeceklerini de göstermiştir (el-A‘lâ 87/2-3). Allah’ın yaratmasında hiçbir düzensizlik görülmez; kozmik sistemde bir boşluk, bir düzensizlik bulmak mümkün değildir (el-Mülk 67/3). “Güneş ve ay bir hesaba göredir. Yıldızlar, bitkiler ve ağaçlar O’na secde eder. O, göğü yükseltmiş ve dengeyi (mîzan) koymuştur.” (er-Rahmân 55/5-7)Bu ve buna benzer ayetlerde kainattaki var olan nizam hatırlatılmaktadır. Felekler sisteminde, canlı organizmasında, hayvanlar ve bitkiler âleminde gözlenen eşsiz tasarım örnekleri ve ahenkli bir nizamdan hareketle, tek bir yaratıcının varlığı inancına ulaşılmaktadır. Birden fazla yaratıcı varsayımı bu düzenliliği açıklayamayacağına göre tek bir yöneticinin varlığını kabul etmek zorunludur.
İşte Hz. Peygamber tarafından Allah’ın emri ile biçimlendirilen bu yeni anlayış, Allah’ın yegâne Rab ve İlah olarak kabul edilip bunların haricinde hayatın merkezine yerleşmeye çalışan her şeyi dışarda tutarken en çok ahirete vurgu yapmakta ve onu Allah’a iman ile birlikte zikretmektedir. Günümüzde ahirete iman bağlamında yaşanan yozlaşma, beraberinde tevhidin örselenmesi de getirmektedir. Ahirete iman, İslam'ın iman esaslarından biridir ve dünya hayatının sona ermesinden sonra başlayacak olan ebedi hayata inanmak anlamına gelir. İslâm dini ve kutsal kitabı, âhiret inancına büyük önem vermiştir. Bu sebeple Kur'an'da, hem Mekkî hem de Medenî sûrelerde, 100’den fazla terim veya deyim kullanılarak, âhiret inancı pekiştirilmiştir. Kur'an'da âhiret gününden bahsetmeyen hemen hiçbir sûre yoktur. Kur'an, âhiret fikrini, insanın düşünce ve kalbine bazan apaçık delillerle, bazan da örnekler vermek suretiyle yerleştirmeyi amaçlamıştır. Âhiret hayatından söz eden çok sayıdaki mânası apaçık âyetler ile sahih hadisler âhiretin varlığını ispat eden, bu konuda şüpheye asla yer vermeyen naklî delillerdir. Ahiret konusunun aklî ve naklî olmak üzere iki yönü vardır: İnsan vücudunun ve içinde yaşadığımız kâinatın fâni olduğunu, öldükten sonra tekrar dirilmenin de imkân dâhilinde bulunduğunu kabul etmek konunun aklî yönünü oluşturmaktadır. Kıyametin nasıl kopacağı ve âhiret hayatının nasıl başlayıp devam edeceği gibi hususlar ise konunun naklî yönünü oluşturur. Dünya, insanoğlu için yeni bir âlemde karşılığının alınacağı tohumların ekim sahası, âhiret de bu tohumların karşılığının alındığı yer olarak tanıtılmaktadır. Diğer bir açıdan da âhiret, Allah’ın rahmet ve gazabı gibi sıfatlarının tecelli edeceği bir yer olmaktadır.
Bu yerin/hayatın/âhiretin var edilmesine de herhangi bir engel bulunmamaktadır.Diğer taraftan hikmet-i ilâhiyye ve adl-i ilâhî açısından, kâinat ve içindekilerin yaratılışı lüzumsuz ve boş bir iş değildir. Bunların bir gayesi ve yapılan eylemlerin de bir karşılığı olmalıdır. İşte bu bağlamda âhiret hayatı, yaşadığımız dünyanın varlığıyla, dünyamız da âhiretin varlığıyla anlam kazanmaktadır. Nihayetinde öldükten sonra yeniden dirilme ve yeni bir hayatın olması naklen sabit, aklen mümkün ve gerekli olduğu farklı delillerle temellendirilmiştir.
Âhiret hayatının mahiyeti ve âhiretteki durumlar, duyular ötesi ve gayba ait konular olduğu için, gözlem ve deneye dayanan pozitif bilimlerle ve akılla açıklanamaz. Bu konuda tek bilgi kaynağı vahiydir.
Ahiretin varlığının delillerine bakarsak:
1) İlahi Adalet Delili: Dünyada herkes işlediği suçun, yaptığı iyiliğin veya haksızlığın tam karşılığını her zaman göremez; zalim mazlumun hakkıyla ölebilir, iyi ile kötü bu dünyada eşit şartlar altında kalabilir. Allah’ın mutlak adalet sahibi (Adl) olması, bu dünyada yarım kalan hesapların ve mazlumların haklarının sorulacağı ikinci bir hayatı (Mahkeme-i Kübra) zorunlu kılar. Kur'an'da bu durum Câsiye Suresi 21-22. ayetlerle vurgulanır.
2) Sorumluluk ve Hikmet (Amaçlılık) Delili :İnsan, akıl sahibi ve iradeli bir varlık olarak iyi ile kötüyü ayırt edebilen tek canlıdır.Bu seçimlerin bir hesabı ve karşılığı olmalı; aksi halde hayat ve kâinat boş, mânasız ve hikmetsiz (abes) yaratılmış olur. Yüce Yaratıcı’nın kâinatı boş yere yaratmadığı Kur'an'da belirtilir.
3) Öldürme ve Diriltme (Örnekler) Delili : Her bahar mevsiminde toprağın ölümü, ardından bitkilerin ve yüz binlerce canlı türünün yeniden dirilmesi gözlemlenen somut birer haşir (yeniden diriliş) numunesidir. Kışın ölmüş gibi duran ağaçların baharda yeniden yeşermesi, yoktan var etmeye muktedir olan bir Yaratıcı için insanı öldükten sonra diriltmenin zor olmayacağının delili olarak gösterilir.
4) İnsandaki Ebediyet Arzusu ve Fıtrat: İnsan fıtratı (doğası) gereği yok olmayı istemez; sonsuzluk, kalıcılık ve ebedi saadet arzusu taşır. Kalpteki bu sonsuzluk isteği ve sönmeyen arzu, insanı geçici bir dünya için değil, kalıcı ve ebedi bir ahiret yurdu için yaratıldığının işaretidir.
5) Vahiy ve Peygamberlerin Haber Vermesi: İnsanlık tarihi boyunca gönderilen yüz binlerce peygamber (ve son peygamber Hz. Muhammed), tek bir ağızdan Allah’ın insanı ahirette hesaba çekeceğini ve ebedi bir hayat vereceğini bildirmişlerdir. Bu vaatlerin doğruluğu, peygamberlerin hayatı, sadakati ve kâinattaki düzenin bütünlüğü ile desteklenir.
Yüce Allah’tan her birimizin ahiret bilinci ile davranan müminlerden olması temennisiyle…
Derleyen: Fatma Zehra BALABAN / Vaiz



