İSLAM TARİHİNDE HİCRET
İnsanlık tarihinde dönüm noktası sayılan bazı olaylar vardır. Hz. Peygamber'in (s.a.s.) Mekke'den Medine'ye hicreti de bunlardan biridir. Tarihte sayısız göçler meydana gelmiştir ancak hiçbirisi Hz. Peygamber’in (s.a.s.) ve arkadaşlarının hicreti kadar etkili sonuçlar doğurmamıştır. Hicret, sözlükte “terk etmek, ayrılmak, ilgisini kesmek, kişinin başkasını el, dil veya kalben terk etmesi manalarına gelir. Terim olarak genelde gayri müslim ülkeden İslâm ülkesine göç etmeyi, özelde ise Hz. Peygamber’in (s.a.s.) ve Mekkeli Müslümanların Medine’ye göçünü ifade eder. Medine’ye göç eden Müslümanlara muhacir, Resûl-i Ekrem’e (s.a.s.) ve muhacirlere yardım eden Medineli Müslümanlara ise ensâr unvanı verilmiştir. (Ahmet Önkal, Hicret, DİA, XVII, 458)
Mekke müşriklerinin Resûl-i Ekrem’e (s.a.s.) ve Müslümanlara karşı baskı ve işkence yapmaları üzerine bazı sahabeler peygamberliğin 5. yılında (m. 615) Habeşistan’a göç etti. Müslümanlara üç yıl uygulanan boykottan sonra, Resulüllah’ı (s.a.s.) koruyan ve seven amcası Ebû Tâlib ve Allah Resulü’nün (s.a.s.) eşi Hz. Hatice kısa süre arayla vefat etti. Hz. Peygamber (s.a.s.) Taif’e hicret denemesinde bulundu fakat istediğini bulamadı hatta çok sert bir tepkiyle karşılaştı. Mekke ve Taif, İslam güneşine sırtlarını dönüp engel olurken, beklenen destek Yesrip’ten (Medine) gelecekti.
Hz. Peygamber (s.a.s.), peygamberliğin on birinci yılının (620) hac mevsiminde Akabe’de Yesrib halkından Hazrec kabilesine mensup olan altı kişiye İslam’ı anlattı ve bunlar Müslüman oldu. Böylece yeni sığınılacak yerin ve hicretin kapısı aralanmış oldu. 621 yılında Birinci Akabe Bîatı gerçekleşti ve ertesi yıl yapılan İkinci Akabe Bîatı sonrası Mekkeli Müslümanlar Medine’ye hicret etmeye başladı.
Müminler, Medine’ye akın akın hicret ediyorlardı. Mekke’de Hz. Peygamber (s.a.s.), Hz. Ebu Bekir (r.a.), Hz. Ali (r.a.) ile hapsedilen, hasta ya da hicret edemeyecek durumda olanlardan başka kimse kalmamıştı. Müşrikler ise bu durumdan hiç hoşnut değillerdi. Zira Resûlullah’ın da (s.a.s.) Medine’ye gitmesinden ve tüm gidenlerin kendileriyle savaşmak üzere orada bir araya gelmesinden korkuyorlardı. Vakit kaybetmeden bu meseleyi aralarında görüşmek için Dârünnedve’de toplandılar. Ebu Cehil’in teklifi ile her kabileden seçilecek güçlü ve soylu gençler tarafından Allah Resûlü’nün (s.a.s.) öldürülmesine karar verdiler. (Hadislerle İslam, 7/28)
Cebrail (a.s.)’ın hem toplantının haberini hem de hicret iznini getirmesi üzerine Allah Resulü’nün (s.a.s.) Hz. Ebu Bekir (r.a.) ile istişare yapması sonrası hicret için son hazırlıklar yapıldı. Hz. Peygamber (s.a.s.) evine döndüğünde, Hz. Ali’yi (r.a.) yanına çağırarak geceleyin kendi yerine yatağına yatmasını ve yanında bulunan emanetleri sahiplerine vermesini istedi. Gece olduğunda ise Allah Resûlü (s.a.s.), etrafı müşrikler tarafından çevrili olduğu hâlde onlar görmeden evinden çıkarak Hz. Ebû Bekir’e (r.a.) gitti. Vakit kaybetmeden Mekke’nin güneydoğusunda kalan Sevr mağarasına doğru yola koyuldular.
Peygamberimiz (s.a.s.) ve Hz. Ebû Bekir (r.a.), mağarada üç gün kaldılar. 1 Rebiülevvel/13 Eylül 622 Pazartesi günü Mekke’den (Sevr Mağarası’ndan) yola çıkılmış ve bir hafta sonra yani 8 Rebiülevvel/20 Eylül 622 Pazartesi günü öğleye doğru Medine’ye çok yakın olan Kubâ köyüne varılmıştır. Hz. Peygamber (s.a.s.) ve beraberindekiler, cuma gününe kadar bu köyde kalmışlardır. Kur’an-ı Kerim’de “Temellerinin takva üzere atıldığı” bildirilen Kubâ Mescidi işte bu kısa zaman içerisinde yapıldı. 12 Rebîülevvel/24 Eylül 622 Cuma günü kuşluk vaktinin sonlarına doğru Kubâ’dan ayrılan Hz. Peygamber (s.a.s.), Rânûnâ vadisinde Sâlimoğulları mahallesinde beraberindekilere ilk cuma namazını kıldırdı. Cuma namazından sonra da Hz. Enes’in deyimiyle bir bayram havası içerisinde Medine’ye girdi.
HİCRETİN ÖNEMİ
Hicret hem İslâm tarihinin hem de dünya tarihinin en önemli olaylarından biridir. Kaynaklarda hicretin birinci yılı hakkında önceki yıllara oranla çok fazla bilgi bulunmaktadır. Bu olayda Hz. Peygamber’in ve Müslümanların fedakârlığına dair çok güzel örnek davranışlar bulmak mümkündür. Muhacirler, Mekke’den sadece yanlarına alabildikleri bir kısım menkul eşya ile hareket ediyorlar, doğal olarak yurt, ev-bark ve hayvan sürülerini Mekke’de bırakıyorlardı. Dönülüp dönülmeyeceği veya dönme imkânı olursa ne zaman dönüleceği bilinmiyordu. Dolayısıyla muhacirlerin mâlî kayıpları büyüktü. Fakat fedakarlıkta bulunmaktan hiç de çekinmiyorlardı. Medine’ye hicrette kalıcılık vardı. Yani orada kalmak maksadıyla gidiliyordu.
Hicretin yegâne amacı işkence ve sıkıntılardan kurtulmak değildi. Bununla beraber gaye bu olsa dahi yadırganacak bir durum yoktur. Çünkü İslâm’da dünya ve ahirette iyilik, güzellik ve mutluluk istemek esastır. Fakat Hz. Peygamber’i ve sahabeyi Medine’ye hicret için harekete geçiren esas unsur, İslâm’ın oradaki parlak geleceğiydi. Yoksa Müslümanlar Medine’de de sıkıntılara maruz kalmışlar ve çeşitli güçlüklerle karşılaşmışlardır. Şu kadar var ki, Mekke’de müşriklerin eziyetlerine karşı sabır tavsiye edilirken, Medine döneminde misilleme hakkı verilmiştir. Bu hak, gerektiğinde canlarını ve mallarını ortaya koymalarını gerektiriyordu. Müslümanlar Medine döneminde insanoğlu için en büyük felâketlerden biri olan savaşla defalarca karşı karşıya kalmışlardır. Bedir, Uhud, Hendek ve Huneyn savaşlarında ölüm-kalım mücadelesi vermişlerdir. Ancak, onlar kendi içlerinde birlik ve dayanışma içinde bulunmuşlar ve huzurlu bir toplum oluşturmuşlardır.
Hicret, Resul-i Ekrem’in sebeplere bağlılığa son derece önem verdiğini göstermektedir. Evinden çıktığı andan itibaren “yanıltıcı bir rota çizerek” Mekke müşriklerinin hile ve tuzaklarından kurtulmuş, dakik bir strateji sayesinde Medine’ye ulaşmıştır. (W. Montgomery Watt, Hz. Muhammed’in Mekke’si, s. 183) Bu noktada Allah’ın yardım ve desteğinin de unutulmaması gerekir. Fakat sebeplere olabildiği ölçüde bağlı kalmış ve tedbiri elden bırakmamıştır.
Hicret’te Hz. Peygamber’in irade sahibi ve sabırlı olma, Allah’a sonsuz güven duyma, ümitsizliğe kapılmama, sükûneti muhafaza, hoşgörü, bağışlama ve cesaret gibi vasıflarından her biri için davranış örnekleri bulunmaktadır. Bunlar her Müslüman için birer düsturdur. Sıkıntılara göğüs germe, fedakârlık, İslâm uğruna canını ve malını ortaya koyma, dünyevî ilişkileri ve menfaatleri bir tarafa bırakarak kardeşliği ve Allah’ın rızasını düşünme, verilen sözde durma ve dostluk örneklerinden tabloları hem sahâbîlerin ve hem de Resul-i Ekrem’in hicretinde görmek mümkündür.
Hicretle, 23 yıl süren peygamberlik devrinin 13 yıllık “Mekke Devri” sona ermiş, 10 yıllık “Medine Devri” başlamıştır. Hicretle evvela Müslümanlar rahat bir nefes aldı. Sonrasında Müslümanların ciddi birliktelik oluşturarak devletleşmesini, daha güçlü bir hâle gelmesini ve İslam davetinin halka halka yayılmasını sağladı.
Medine’de devlet kurulduktan sonra sadece askerî cihatla değil, siyasi ilişkiler kurarak da İslam tebliğ edildi. Hz. Peygamber (s.a.s), Medine’den komşu devletlere elçiler göndermiş ve bu elçiler aracılığıyla Yemen’e, İran’a, Bizans’a kadar İslam’a davet mektupları yollamıştır. Böylece hicret, İslam’ın yayılışı noktasında Müslümanlara çok önemli bir ivme kazandırmıştır.
Müslümanlar için çok ciddi bir imtihan olan hicret, İslam tarihinin en büyük hadisesidir. Vatanını ve onunla malını, mülkünü terk etmek hiç de kolay değildir. Müslümanlar için bir dönüm noktası olan hicret, tarihte yeni bir sayfa açmıştır. Hz. Ömer’in (r.a.) halifeliği döneminde hicretin gerçekleştiği gün, Hz. Ali’nin (r.a.) teklifiyle hicrî takvimin başlangıcı sayılmıştır. O günden itibaren de İslam âleminde 1 Muharrem hicrî takvimin başlangıcı olarak kabul görmüştür.
HİCRETTEN ÇIKARILACAK DERSLER
Hicret, bir dava için yapılır. Özellikle peygamberler ve onların takipçisi olanlar, Allah’ın emrettiği yaşamı sürdürebilmenin imkânsız olduğu yerlerden bunun mümkün olduğu yerlere gitmişler ve inandıklarını yaşamak uğruna hicret etmişlerdir.
“Allah yolunda hicret eden kimse yeryüzünde gidecek birçok uygun yer ve imkân bulacaktır. Kim Allah ve resulü uğrunda hicret ederek yurdundan çıkar da sonra ölüm onu yolda yakalarsa artık onun mükâfatını vermek Allah’a aittir; Allah daima günahları örtmektedir, engin rahmet sahibidir.” (Nisa, 4/100) “Allah yolunda” olanlar, yani Allah’ın rızâsını elde etmek, O’nun iradesine uygun bir hayat yaşamak üzere, böyle bir hayatın mümkün olmadığı yerden mümkün olduğu yere hicret etmek, bu maksatla doğduğu, büyüdüğü, çevre ve imkânlar elde ettiği yurdunu terk etmek isteyen kimseler bilmelidirler ki yeryüzünde gidilecek başka yerler vardır; buralarda da maddî ve mânevî nimetler, hürriyet ve rahatlıklar bulmak mümkündür. Zillet, baskı ve dinî hayatın devamı bakımından tehlike altında yaşamaktansa bu olumsuzlukların bulunmadığı yerleri aramak ve buralarda hayata yeniden başlamak denemeye değecektir. (Kur’an Yolu Tefsiri, 2/124)
Ashab-ı kiram Mekke’de canlarıyla, mallarıyla, aileleriyle pek çok şeyle imtihan olundular. İmanları uğrunda eziyet gördüler, aşağılandılar ve yeri geldi şehit oldular. Hicretle birlikte doğdukları vatanlarını, yaşadıkları evlerini, kazandıkları mallarını Allah ve Resulü için geride bıraktılar. Onlar büyük bir imtihana tabi oldular.
Allah Resulünün (s.a.s.) Mekke’den çıkarken yatağına Hz. Ali’yi yatırarak kendisinin evde olduğu izlenimini vermesi, Hz. Ebû Bekir’le (r.a.) Medine istikametine değil de güney yönüne gitmeleri ve üç gece Sevr mağarasında kalıp sonra yola devam etmelerinde biz müminler için önemli dersler vardır. Cenab-ı Hakk’ın korumasında olan Hz. Peygamber (s.a.s.), kul olarak alınması gereken tüm tedbirleri almış, sonrasında Rabbine tevekkül etmiştir.
Not: Diyanet İşleri Başkanlığı yayınlarından istifade edilmiştir.
Hazırlayan: Aysun ÖGCEM
Kütahya Müftülüğü Uzman Vaizi





