Unuttuk

Abone Ol

Unuttuk

Unuttuk.

Yıllarca geçmişimiz hiç yokmuş gibi davrandık.

Bize öğretilenlerin hiçbir zaman dışına çıkmadık; çıkarılmadık.

1931 yılında, elli ton ağırlığındaki kıymetli Osmanlı arşivi belgelerinin, kâğıt hamuru yapılmak üzere Bulgaristan’a okkası üç kuruşa satıldığını unuttuk.

Böyle bir neslin çocukları olduğumuzu bilemedik.

Unuttuk.

Üst aklın, her zaman “bir bilenlerin” bize sunduğu verileri araştırmadan, sorgulamadan, akıl ve mantık yürütmeden kabul ettik.

Dün öyleydi.

Bugün de kalede değişen bir durum yok.

Asırlar boyunca üç kıtaya hükmetmiş, imparatorluk kurmuş ve köklü bir devlet geleneği oluşturmuş geçmişimizi unuttuk.

Birileri, kimseler görmeden geçmişimizi, devletin hafızasını sandık sandık, balya balya tartıya koyup hurda diye sattı.

Bize gösterilmedi.

Bilmedik.

Görmedik.

Duymadık.

Unuttuk.

Tarih nutuk değil, slogan değil, hamaset hiç değil...

Sosyolojide yirmi yıl kuralı vardır.

İnsan ömrü kuşaklarla bağlantılıdır.

Yeni neslin yetişip sosyal, kültürel ve ekonomik hayata başlaması ve değişmesi,

Yirmi yıllık zaman aralıklarıyla anlatılır.

Bugün,

Bırakınız yirmi yılı, aralarında on yaş fark olan nesiller birbirinin ne yaptığından habersiz.

Biri uzayda, biri fizanda…

Birbirimize soruyoruz,

“Yirmi yılda buraya nasıl geldik?”

Ey cemaat, siz nerede yaşıyor ve yaşatılıyorsunuz?..

İsterdim ki, her soruya verilecek eleştirel cevabı olan, sosyal medyanın medarıiftiharı klavye kahramanları, kafalarını bir araba parası verdikleri telefonlardan kaldırıp az buçuk tarih okusalar, araştırsalar.

Bu toprakların,

Bu yalnız ve öksüz Kütahya’da geçmişi ve bugünü yaşayan insanların ne sıkıntılar yaşadıklarını inceleseler...

Sesimi duyan var mı?

Tüplü televizyon gibiler:

“Görüntü var, ses yok.”

Tarih tekerrürden ibarettir.

Hiçbir zaman yalan söylemez.

Tarih, sararmış bir kâğıdın köşesinde duran mühürdür.

Bir kadı defterinin kenarına düşülmüş nottur.

Bir askerin cepheden yazdığı mektuptur.

Onlar, bir milletin hafızasıdır.

Biz ne yaptık?

Yüzyılların birikimini, tozlu raflarda duran “eski kâğıtlar” olarak görüp tartıya koyduk.

Okkası üç kuruş...

Ne acı...

Bir milletin geçmişi tartıda...

Bir imparatorluğun hatırası, balya balya kamyonlarda...

Ve hepsi, kâğıt hamuru olacak diye sınırdan çıkıyor.

Sonra dönüp meydanlarda tarihten bahsediyoruz.

Tarihle övünüyoruz.

Geçmişi dilimizden düşürmüyoruz.

Hafızasını üç kuruşa satan bir neslin çocukları olarak,

Sosyal medya mecralarında kes-kopyala-yapıştır yöntemiyle paylaşılan belgeler üzerinden ne kadar samimi olabiliriz?

Hukukta belge esastır.

Elinizde bilgi, belge ve delil olmadan; sosyal medyada “Her şeyi ben bilirim, işte ben yaptım oldu.” nidalarıyla ortaya çıkmanız, samimiyetsizliğinizi gösterir.

Konu satılan kâğıtlar değildir.

Konu, bir milletin kendi hikâyesine ve kendi geçmişine ne kadar sahip çıktığıdır.

Tarih bazen savaş meydanlarında kaybedilmez.

Bazen bir arşiv odasında kaybedilir.

Bazen bir memurun, “Eski evrak, zaten ne yazdığını anlamıyoruz. İmha tutanağı düzenleyelim.” damgasında kaybedilir.

En acısı,

Bir nesil, milletinin geçmişini unutmaya zorlanabilir.

Yaşadığı acı günler, yoksulluklar ve hafızalardan silinmeye çalışılan tarih unutulmaya zorlanabilir.

Yanıldınız.

Başaramayacaksınız.