Genel

Camiler Hayatın Kalbinde: İbadetten Öte Bir Merkez

Camiler hayatın kalbinde yer alan, sadece ibadet değil ilim, ahlak ve kardeşliğin de merkezi olan mukaddes mekânlardır.

Abone Ol

CAMİLER HAYATIN KALBİNDE

اِنَّمَا يَعْمُرُ مَسَاجِدَ اللّٰهِ مَنْ اٰمَنَ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِ وَاَقَامَ الصَّلٰوةَ وَاٰتَى الزَّكٰوةَ وَلَمْ يَخْشَ اِلَّا اللّٰهَ فَعَسٰٓى اُولٰٓئِكَ اَنْ يَكُونُوا مِنَ الْمُهْتَدينَ

Hz. Peygamber Efendimiz (s.a.s.), İslam’ı tebliğe başladığı ilk günden itibaren Mekke’de büyük zulüm ve baskılara maruz kalmıştır. Sadece kendisi değil, onunla birlikte iman eden Müslümanlar da türlü işkencelere uğramış, ağır bir boykot altında yaşamaya zorlanmıştır. Peygamber taife dayılarının yanına gittiğinde Taif’te taşlanarak şehirden çıkarılmış, Müslümanlar bütün bu sıkıntılara sabır ve metanetle göğüs germiş. Nihayet Allah Teâlâ’nın izniyle hicret vakti gelmiştir.

Hz. Peygamber (s.a.s.), Medine’ye hicret ettiğinde ilk olarak Kuba’ya ulaşmıştır. Kendinden önce hicret eden Müslümanların namaz kıldıkları yeri mescid olarak belirlemiş ve Kuba Mescidi’ni inşa etmiştir. Ardından Medine’nin merkezine doğru ilerlemiş, Müslümanlar tarafından büyük bir sevinç ve muhabbetle karşılanmıştı. Allah Resûlü burada da bir mescid yapılmasını istemiş; devesinin çöktüğü yer mescidin yeri olarak belirlenmiş ve Mescid-i Nebevî inşa edilmiştir. Efendimiz (s.a.s.), bu mescidin yapımında bizzat çalışarak ümmetine örnek olmuştur.

İslam medeniyeti, camiyi hayatın merkezine alan bir medeniyettir. Hz. Peygamber (s.a.s.), o günkü adıyla Yesrib olan ve teşrifleriyle Medine-i Münevvere adını alan bu şehirde, İslam toplumunun inşasına bir mescitle başlamıştır. Çünkü mescit; sadece namaz kılınan bir mekân değil, aynı zamanda ilmin öğrenildiği, ahlakın şekillendiği, kardeşliğin güçlendiği, hayatın yön bulduğu bir merkezdir.

Şehrin karmaşası, trafiğin gürültüsü ve dünyanın bitmek bilmeyen telâşesi arasında yükselen o ilahî davete şöyle bir an durup kulak vermeliyiz. Günde beş vakit minarelerden süzülüp ruhumuza dokunan o ses, aslında bizi sadece ibadete değil, hayatın tam merkezine, yani kalbimize davet ediyor. Çünkü bizim medeniyetimizde cami; sadece dört duvardan, kubbeden ve minareden ibaret bir yapı değil; bir şehrin ruhu, bir mahallenin vicdanı ve hayatın bizzat kendisidir.

Ecdadımız bir şehri kurarken, kalemi kâğıda ilk vurduğunda merkeze camiyi yerleştirirdi. Çarşı onun etrafında şekillenir, mektep onun gölgesinde yeşerir, evler ona bakacak şekilde dizilirdi. Neden mi? Çünkü hayatın dağılıp gitmemesi için bir "merkez" lazımdı. İnsanın dünyalık hırslarını kapının eşiğinde bırakıp, yanındakiyle omuz omuza vererek "biz" olduğu o kutsal mekan...

Yüce Allah ancak kendisine iman eden, ahirete inanan, namazını kılan, zekatını veren, Allah’tan korkan kimselerin camileri imar ettiğini söylüyor. Camileri mamur kılmak sadece cami yaptırmak ya da camilerin eksikliklerini halletmek demek değildir. Asıl olarak vakit namazlarımızı camide kılmak camileri mamur etmektir. Ailecek camilerde yapılan programlara katılmak camileri mamur etmektir. Hz. Peygamberin mescidi sadece namaz kılınan yer değildi. İlmin ahlakın öğrenildiği bir okul, insanların sorunlarının sıkıntılarının ele alındığı bir meclis, insanların Allah için bir araya geldiği bir sosyal merkezdi. Onlar için mescid önemliydi çünkü onlar peygamberden bir müjde işitmişlerdi. İşte o müjde “Allah Teala’nın arşının gölgesi dışında hiçbir gölgenin bulunmadığı kıyamet gününde 7 sınıf insanın gölgelendirileceği müjdesiydi. Ve o yedi sınıftan birisi de kalbi mescitlere bağlı Müslümandı.”

Bugün modern dünya bizi birbirinden koparıp bireyselliğin soğuk zindanlarına hapsederken, camilerimiz hâlâ o sıcak nefesiyle bizi bekliyor. Caminin hayatın kalbinde olması demek; zenginin fakirle aynı safta eşitlendiği, dertlerin paylaşıldığı, sevincin çoğaltıldığı bir toplumsal dayanışma merkezi demektir. Orası bir mekteptir; sadece rüku ve secdeyi değil, nezaketi, komşu hakkını ve paylaşmayı öğretir. Orası bir sığınaktır; yorulan ruhların dinlendiği, kimsesizlerin kimsesini bulduğu bir limandır.

Bizler cami ile olan irtibatımızı zayıflattıkça ibadetlerle olan bağımızda zayıflıyor. İbadetlerdeki bu zayıflık hak ile irtibatımızı da sekteye uğratıyor. Mescitlerimiz camilerimiz sadece Cuma günü bir araya gelinen sadece bayramlarda, cenazelerde buluşulan bir yer olmamalı. Çocuklarımız camilerimize sadece yaz kuran kursu için gelmemeli. Peygamber efendimiz çocuklarımızı küçük yaştan itibaren namaza alıştırmamızı tavsiye ediyor. Bizler evlatlarımızı futbol kursuna, dil kursuna ve diğer etkinliklere gönderirken çocuğumuzu camiye götürmüyor isek gelecek neslin cami ile olacak bağını yok ediyoruz demektir.

İslam’ın ilk döneminden itibaren cami, Müslüman şahsiyetin inşa edildiği bir mektep olmuştur. Nitekim Mescid-i Nebevî, Resûl-i Ekrem Efendimiz’in (s.a.s.) rehberliğinde sadece namaz kılınan bir yer değil, aynı zamanda bir ilim ve irfan merkezi idi. Mescid-i Nebevî’nin içinde yer alan Ashâb-ı Suffe, bunun en açık örneğidir. Suffe ehli; Kur’an’ı öğrenen, sünneti bizzat Hz. Peygamber’den dinleyen, ilimle ahlâkı birlikte kuşanan sahabilerden oluşuyordu. Burada yetişen sahabiler, daha sonra İslam’ı farklı beldelere taşıyan ilim ve hikmet temsilcileri oldular.

İnsan çevresi ile var olur çevresi ile şekillenir. Mescidin gölgesinde büyüyen bir nesil ile hiç mescide uğramamış bir nesil aynı olur mu ? Bizlerde mescidlerimizi hayatımızın merkezine taşıyalım. Haftanın en az bir gününü, ailecek huzur ve sükûnet bulduğumuz mekân olarak camiyi tercih edelim. Niçin camilerimiz dünya meşgalesinin ruhumuza yüklediği ağır yükü bir kenara atıp Allah’ın kelamını okumak, dinlemek, Yüce Allah’ı daha iyi tanımak için kitap okuduğumuz tefekkür ettiğimiz bir yer olmasın ?

Bugün de camilerimizi hayatın kalbine taşımak, onları sadece namaz vakitlerinde açılıp kapanan mekanlar olmaktan kurtarmak bizim elimizde. Gençlerin kitap okuduğu, çocukların neşeyle koşuşturduğu, mahallelinin meselelerini konuştuğu bir cami; tam da hayatın kalbinde olan bir camidir.

Hayatın keşmekeşinde kaybolduğumuzu hissettiğimizde, kendimizi o kubbenin altına bırakalım. Orada sadece huzuru değil, birbirimizi ve asıl önemlisi kendimizi bulacağız. İslam da her hususun bir erkanı adabı olduğu gibi caminin de bir adabı vardır. Camiye adım atmak, sadece fiziksel bir mekana girmek değil; bir huzur iklimine misafir olmaktır. Her misafirliğin bir nezaketi olduğu gibi, bu mukaddes buluşmanın da kendine has bir zarafeti, bir adabı vardır:

Allah Teâlâ kitabında

يَا بَني اٰدَمَ خُذُوا زينَتَكُمْ عِنْدَ كُلِّ مَسْجِد

“Ey ademoğlu Mescitlerde ziynetlerinizi takının buyuruyor.” Yani yüce Allah “Ey kulum benim huzuruma geleceğin zaman nam-ı celilimin anıldığı bu mescitlere geldiğinizde güzel ve temiz giyinerek gelin.” Buyuruyor.

Camiler bizim her daim uğrak mekanlarımız olmalı ancak camilerimize girerken herhangi bir mekana girer gibi girmemeliyiz. Allah’ın huzuruna varır gibi hassas ve özenli olmak gerekir. Bizim camide takındığımız edep Yüce Allah’a olan saygımızın, sevgimizin onun ile olan bağımızın bir tezahürüdür.

Camiye gitmek bir huzura kabuldür. Bu yüzden temiz bir kıyafet ve çevreye rahatsızlık vermeyecek bir koku (veya kokusuzluk) ile gitmek, hem mekana hem de yanımızdaki mümine duyduğumuz saygının ilk şartıdır. Zira Peygamber efendimizin "Kim şu bitkiden (sarmısak veya soğan) yemişse, mescidimize yaklaşmasın!" hadis-i şerifini unutmamak gerekir.

Sağ ayakla içeri girerken söylenen besmele, aslında zihnimizi dünyanın gürültüsünden arındırma niyetidir. İçerideki sessizlik, ruhun kendi sesini duyması içindir. Bu yüzden cami içinde yüksek sesle konuşmamak, telefonları sessize almak ve huşuyu bozacak her türlü hareketten kaçınmak gerekir.

Saf tutmak, sadece yan yana durmak değil; kalpleri birleştirmektir. Aradaki boşlukları doldurmak, toplumsal dayanışmanın ve birliğin sembolüdür. Peygamber efendimiz “Saflarınızı düz tutunuz. Zira safların düz olması namazın tamam olmasını sağlayan hususlardan biridir.” Buyurmuştur.

Cami, soğuk bir yapı değil, sıcak bir yuvadır. Çıkarken verilen bir selam, tanımadığımız bir dosta gösterilen tebessüm, caminin o bereketli ruhunu sokağa taşımanın en güzel yoludur.

Unutmamalıyız ki; caminin taşını süsleyen hat sanatı ne kadar zarifse, müminin cami içindeki davranışı da o kadar ince olmalıdır. Adabına uygun gidilen her cami, bizi sadece ibadete değil, insan-ı kâmil olmaya bir adım daha yaklaştırır.

ESRA NUR ÇELİK

KÜTAHYA İL MÜFTÜLÜĞÜ ADRM VAİZİ