Hz. İbrahim’in Tevhit Anlayışı
İbrâhim (as), oldukça uzun süreden beri içinde yaşadığı toplumun inanç sistemini ve dinî değerlerini sorgulayıp durdu. Toplumun ilâh kabul ederek taptığı varlıklar İbrâhim"i (as) tatmin etmedi. Zira İbrâhim, her birini teker teker gözlemlemiş ve tanrı olup olamayacağını sorgulamıştı. Gece parlayan bir yıldızın ve ayın bütün ışıltısına rağmen gündüz olunca batıp kaybolduğunu fark etmişti. Aynı şey akşam olunca batan güneş için de geçerli idi. Bir tanrı nasıl batıp yok olabilirdi? O yok olduğu zaman kâinatı kim idare edecekti? İşte, tabiatı gözlemleyip buradan elde ettiği verilerden aklî sonuçlar çıkararak yavaş yavaş gerçeğe ulaştı ve gün geldi, “Ben, Hakk"a yönelen birisi olarak yüzümü, gökleri ve yeri yaratana döndürdüm. Ben, (Allah"a) ortak koşanlardan değilim.” dedi. (Enam suresi, 75-79)
İbrâhim (as), başka bir gün mutmain olmak adına ölülerin diriltilmesini görmek istediğinde ona: “O hâlde dört tane kuş yakala. Onları yanına al, (sonra kesip parçala), her dağın başına onlardan bir parça koy. Sonra da onları kendine çağır; koşarak sana geldiklerini göreceksin. Bil ki, Allah Azîz"dir, Hakîm"dir.” suresi, 260) dendi. Kendisinin teslimiyetini göstermesi istendiğinde ise o “Âlemlerin Rabbine teslim oluyorum.” (Bakara suresi, 131)sözleriyle teslimiyette zirveyi gösterdi bizlere… ardından Allah Teâlâ aklıyla ve gönlüyle tam mânâda mutmain olan Hz. İbrâhim"e bazı sahifeler vahyederek onu, kavmini hidayete çağırmakla görevlendirdi.
Hz. İbrâhim, akıl yürütme yoluyla ulaştığı imanî bilgiye yine halkını da bu yönde yönlendirerek onların da ulaşması için çaba sarfetti. O puthaneye girip baltasıyla en büyük put dışında tüm putları kırıp sonrasında elindeki baltayı onun boynuna astı. Kral Nemrud"un huzuruna çıkartılıp ileri gelenlerle yüzleştirildiğinde ise “Öyle ise siz, (hâlâ) Allah"ı bırakıp da, size hiçbir fayda, hiçbir zarar veremeyecek şeylere mi tapıyorsunuz? Yazıklar olsun, size de Allah"ı bırakıp tapmakta olduklarınıza da! Hâlâ aklınızı başınıza almayacak mısınız?” (Enbiya suresi, 66-67) hitabıyla Nemrud’u baş düşman olarak kabul etti. Akabinde Nemrut ve eşrafı tarafından nihai karar verilerek hapsedildi, Hz. İbrâhim ise Mütevekkil bir şekilde tek olan Rabbine yakararak O"nun kendisine yeteceğini ve en güzel vekil olduğunu söyledi. Ancak aynı anda, daha İbrâhim ateşe düşmeden ilâhî bir nida yankılandı: “Ey ateş! İbrâhim"e karşı serin ve güvenli ol!” (Enbiya suresi, 69) Babasının dahi kendisinden yüz çevirdiği Hz. İbrâhim; eşi Sâre ve bir avuç taraftarıyla doğup büyüdüğü Urfa"yı terk ederek Allah Teâlâ"nın kendilerine vaad ettiği bereketli topraklara, Şam"a doğru yola çıktığında, şöyle dua eti: “Ben Rabbime gidiyorum. O bana doğru yolu gösterecek. "Rabbim! Bana salihlerden olacak bir evlât ver." (Saffat suresi, 99-1019)
Hz. İbrâhim’in mücadele dolu uzun bir ömrünün sonunda evlât özlemi o kadar büyüdü ki, bir gün adakta bulundu: “Eğer Allah bana bir erkek evlât verirse, onu kendisine kurban edeceğim.” Eşinin evlât özlemini bilen Sare bir fedakârlıkta bulunarak eşi Hz. İbrâhim"i, cariyesi Hacer ile evlendirdi.(Buhari, Enbiya, 8) Kısa bir süre sonra Hz. İbrâhim"e, yumuşak başlı, iyi ve hayırlı bir evlâdın müjdesi verildi.(Saffat suresi, 101. Ancak Sâre, Hacer"i kendi rızasıyla İbrâhim"le evlendirmesine rağmen, İsmâil"in doğumuyla kıskançlığa kapıldı ve onlarla bir arada yaşamak istemedi. Kısa süren mutluluk çetin bir imtihana dönüştü Zira Allah Teâlâ, Hz. İbrâhim"den, eşi Hacer ile çocuğunu Kâbe"nin bulunduğu yere götürüp bırakmasını istedi. İbrahim (as) eşini ve biricik oğlunu yanına alıp yola çıktı. Ailesini çölün ortasında, o gün için oldukça ıssız; bir damla suyun, bir tutam otun dahi bulunmadığı bir vadiye bırakarak geldiği tarafa dönüp yürüdüğünde eşi Hacer arkasından koşmaya başlayarak “Bizi burada bırakmanı sana Rabbin mi emretti?” diye sordu. “Evet cevabını aldığında ise eşini teselli edercesine yüzyıllar ötesinden yolumuzu aydınlatacak sözleri söyledi. “(Öyleyse hiç korkma! O bizi korur ve) bize zarar gelmesine mâni olur.” Enbiya, 9) İbrâhim yoluna devam ederken dualarında eşi ve çocuğu vardı: “Rabbimiz! Ben çocuklarımdan bazısını, senin kutsal evinin (Kâbe"nin) yanında ekin bitmez bir vadiye yerleştirdim. Rabbimiz! Namazı dosdoğru kılmaları için (böyle yaptım). Sen de insanlardan bir kısmının gönüllerini onlara meylettir, onları ürünlerden rızıklandır, umulur ki şükrederler.” (İbrahim suresi, 37)
Hacer ve İsmâil artık yalnızdı. Çok geçmeden suları bitti. Çaresizdiler. Anne, karşıdaki Safâ tepesine baktı. “Oraya çıksam birilerini görebilir miyim?” diye düşündü. Hızla tepeye doğru koştu; karşısındaki vadiyi gözleriyle taradı. Tepeden indi, yavrusunun bulunduğu Merve mevkiine koştu. Yeniden Safâ"ya yöneldi. Sonra yine Merve"ye koştu. Bu, tam yedi kere tekrarlanmıştı. İşte hac ibadeti esnasında Safâ ile Merve arasındaki yedi sa"y, Hacer"in bu koşuşturmasını temsil etmekteydi. Ümitler kırılmak üzereyken birden hafiften bazı sesler işitti. Az ileride topuklarıyla ya da kanatlarıyla kumları kazan bir melek gördü ve su şırıltısını işitti: Berrak ve serin su: Zemzem! Hacer koştu, suyun çıktığı yeri eliyle düzeltip küçük bir havuz hâline getirdi. Asırlar sonra İsmâil"in neslinden gelecek başka bir peygamber olan âlemlerin efendisi Muhammed Mustafa (sav), bu sahneyi yorumlayarak “Eğer Hacer, havuz yapmayıp suyu kendi hâline bıraksaydı, şimdi Zemzem bir nehir olmuş akıyordu.” diyecekti.(Buhari, Enbiya, 9)
Hacer, bu havuzcukta biriken suları hemen kırbasına doldurdu. Oğlunun kurumuş dudaklarını suyla buluşturdu. Sonra kendisi içti doyasıya. Yeniden birikmeye başlayan sütüyle yavrusunu doyurdu. Allah"ın elçisi melek, kaybolmadan önce müjdeyi verdi: “Size zarar gelmesinden sakın korkmayın. İşte şurası Allah"ın evi hâline gelecek. O evi, şu çocukla babası inşa edecekler. Allah, sevdiği kimseleri zayi etmez.” Hacer bu müjdeden, Hz. İbrâhim"in tekrar kendilerine döneceğini anlayarak, bir yandan eşini beklemeye başlarken diğer yandan ise serin suyu sebebiyle ziyaretçisi artan vadide yavaş yavaş bir şehir oluşmaya başlamasını izledi.
Zaman su gibi akmış, İsmâil koşup oynayacak çağa gelmişti. Babasının ziyaretleri onu çok mutlu ediyordu. Ancak bu son gelişinde babasını oldukça düşünceli görmüştü. Nihayet babası onu karşısına aldı ve kendisi doğmadan önce yaptığı adaktan bahsetti: “Yavrum! Bir süredir rüyamda, "Adağını yerine getir." diye sesleniliyor. (Taberî, Câmiu’l-beyân, XXI, 73-75) Sonra da seni kurban ettiğimi görüyorum. Bu işe sen ne dersin?” O da “Babacığım, emrolunduğun şeyi yap. İnşallah beni sabredenlerden bulacaksın.” dedi. ” Sâffât suresi,102) Bu öylesine teslimiyet dolu ve olgun bir cevap idi ki ancak geleceğin peygamberi olan bir çocuğun ağzına yakışıyordu. Evet, İbrâhim bir peygamberdi. Ama aynı zamanda yüreği evlât sevgisiyle çarpan merhamet timsali bir babaydı.
Baba, çocuğunun elinden tutup görevini ifa edeceği yere doğru ilerledi. Olayı uzaktan izleyen şeytana gün doğmuştu. Bir babayı, bir çocuğu veya bir anneyi Allah"ın emrine uymaktan vazgeçirmek için bundan daha büyük bir fırsat olabilir miydi? Fakat Hz. İbrâhim, peygamber ferasetiyle durumu fark etmişti. Şeytana yedi taş attı. Şeytan vazgeçmedi. yine karşılarına çıktı. Fakat Hz. İbrâhim, ona meydan vermedi; yedi taş daha attı. Sonra peşlerini bırakmaya niyeti olmayan şeytana, yedi taş daha... İşte bugün dahi hacıların şeytan taşlaması, cemreler de bu tablonun yeniden canlandırılmasıdır... Ama şeytan şeytanlığına devam etmekteydi. Önce anneye, ardından çocuğun yanına sokuldu. Ama her ikisinde de cevap aynıydı: “Eğer bu Rabbimizin emriyse itaat etmekten daha güzel ne olabilir!”(Taberi, Camiu’l-beyan, xxı,80-81) İstenilen yere geldiğinde İbrâhim durdu. Çocuk vaktin geldiğini anlamıştı. Tereddüt etmeden yere yattı, gül yanağını toprağa koydu. Babasından yüzünü örtmesini ve ellerini bağlamasını, üzerindeki kıyafeti ise çıkartarak ölümünden sonra kefen olarak kullanmasını istedi.(Taberi, Camiu’l-beyan, xxı,73-75)
Hz. İbrâhim bıçağını çıkardığında hemen yanlarında Allah Teâlâ"nın elçisi beraberinde büyük ve gösterişli bir koç ile belirdi ve sonrasında bir ses işitildi: “Ey İbrâhim! Gördüğün rüyanın hükmünü yerine getirdin. Biz iyilik yapanları böyle mükâfatlandırırız. Şüphesiz bu apaçık bir imtihandır.” (Saffat suresi, 104-106) Hz. İbrâhim"in, İsmâil"in ve Hacer"in imtihanı başarıyla sonuçlandı. Şüphesiz bu olaydan elde edilen tek şey, Rabbin rızası değildi. Allah Teâlâ, sonradan gelecek nesiller için İbrâhim"i örnek gösterecek, onu daima selâm ve muhabbetle anacak, imanının bütünlüğüne dikkat çekecekti. (Saffat suresi, 108-111) Ama İbrâhim"de hep aynı tevazu, hep aynı dua: “Rabbim! Beni dosdoğru ibadet edenlerden eyle. Zürriyetimden de böyle ibadet edenler yarat. Rabbim! Dualarımı kabul et. Rabbim! Hesapların görüleceği kıyamet gününde beni, ana babamı ve tüm inananları bağışla.” (İbrahim suresi, 40-41)
Ancak Allah Teâlâ, Hz. İbrâhim"e asıl üstünlüğü, tevhid inancının imamlığı ve önderliği vasfı (Bakara,124) ile bahşetti. Bu doğrultuda Hz. İbrâhim ve Hz. İsmâil, yeryüzünde Allah"a adanan ve Tek Yaratıcı inancını simgeleyen ilk mâbet olan Kâbe"nin yeniden inşasıyla görevlendirildi ve O günden itibaren Tek Allah"a tapan ve tapacak tüm müminler için kıyamete kadar kalıcı olan bu kutsal değerin yeniden inşası bu baba-oğula nasip oldu.
Hz. İbrâhim, iki kez Mekke"ye giderek oğlu İsmâil"i ziyaret eder ve ona Rabbinin burada kendisi için Beyt"ini yeniden yapmayı emrettiğini haber verir. İsmâil de babasına destek olarak Rabbine itaat etmesini, kendisinin de ona yardım edeceğini söyler. Hz. İbrâhim ve Hz. İsmâil burada temelleri yavaş yavaş yükseltirler ve “Ey Rabbimiz! Bizden bunu kabul buyur; şüphesiz sen işitensin, bilensin.” diyerek dua ederler.(Bakara suresi, 127) Böylece, “Mekke"de, insanlar için inşa edilen bu ilk mâbet, gün yüzüne çıkar. Baba-oğul iki peygamber, görevlerini yerine getirir ve yine nesilleri için dua ederler. ( Bakara, 127-129) Bu duaların kabul senedi, İsmâil soyundan gelen Muhammed Mustafa (sav) olacaktır. Görevin tamamlanması üzerine Cenâb-ı Allah, Kâbe"nin, insanlar için ibadet edecekleri ve kendilerini güvende hissedecekleri bir yer olduğunu(Bakara suresi,125) ilân eder ve hac ibadetinin inananlara duyurulmasını ister.(Hac suresi, 27-28)
Hz. İbrâhim, Kur"an"ın anlatımına göre, hak dine yönelip Allah"a boyun eğen, bütün iyi sıfatları kendinde toplayan bir önder; her zaman şükreden iyi bir kuldur. Bu nedenle Allah tarafından seçilmiş ve hak yola iletilmiştir. Kendisine bu dünyada nice güzellikler ile yüce bir makam verilmiş, âhiret için ise salih kullar sınıfına dâhil edilmiştir. (Nahl suresi, 120-122) İbrâhim (as), tevhid mücadelesi ile tüm inananların önderi olmuştur. İnsanlık tarihindeki tevhid mücadelesinin öncü isimlerinden olan Hz. İbrâhim"in bu örnekliği Kur"an"da da şöyle ifade edilmiştir: “Andolsun, onlarda (İbrâhim ve beraberindekilerde) sizin için, Allah"ı ve âhiret gününü arzu edenler için güzel bir örnek vardır.” (Mümtehine suresi, 6)
Allah Teâlâ"nın bu çerçevede son peygamber Muhammed Mustafa"ya tavsiye ve emrettiği din de yine Hz. İbrâhim"in tebliğ ettiği tek ilâh öğretisidir. (Nahl suresi,123) Bu nedenle Allah, muhataplarına İslâm"ı anlatırken Hz. İbrâhim ve onun öğretilerine atıfta bulunur. İslâm"ın (En’âm suresi, 161-162) müntesiplerine tavsiye edilen de yine İbrâhim"in Hanîf dinidir.( Bakara suresi,135) Kur"an"ın beyanına göre, böyle bir inanç sistemine sahip olan İbrâhim"in dininden ancak kendini bilmeyen, yaratılış amacına ve fıtratına muhalefet edenler yüz çevirir. ( Bakara suresi,130)
Bu vasıflarıyla Hz. İbrâhim, her açıdan örnek bir birey, kendisine uyulacak bir kuldur. Bir “insan” olması vasfıyla birlikte o, İbrâhimî din mensuplarının babasıdır. Her şeyden önce son derece ağır başlı, insanlara karşı yumuşak huylu, (Tevbe suresi,114) misafirperver (Zariyat suresi, 24-26)ve dürüsttür. (Meryem,41) Bütün bu özelliklerinden dolayı Allah Teâlâ onu kendine halil “dost” edinmiştir. (Nisa, 125) Cenâb-ı Allah ile İbrâhim arasındaki bu dostluk ilişkisi, “Allah Teâlâ İbrâhim"i nasıl dost edindiyse beni de öyle dost edinmiştir.” (Müslim, Mesâcid, 23) buyuran Allah Resûlü için de ölçü olmuştur. Bu sebeple, Peygamberimizin belirttiğine göre, onun makamı kıyamet günü Hz. İbrâhim"in makamı ile karşı karşıya olacaktır. (İbn Mâce, Sünnet, 11) Yine bu sebeple Resûl-i Ekrem, kendisine, “Ey yeryüzünün en hayırlısı!" diye seslenen bir sahâbîye, “Bu (söylediğin) İbrâhim aleyhisselâmdır.” buyurmuştur. (Müslim, Fedâil, 150) Hz. İsmâil de babasının yolunda bir tevhid taraftarıdır. Bu yoldaki çabaları sebebiyle Rabbi katında “rızaya” ulaşmış bir Allah dostudur. (Meryem, 54-55) Bu peygamberler ailesinin ahlâkı, aile bireyleri ve çevresi için de bir ihsan ve bereket vesilesidir. (Hûd, 73) Bu sebeple, Hz. İbrâhim"in gününden beri sunulan ikram ve yedirilen yemeğe karşı misafirin duası hep “Halil İbrâhim bereketi”dir. Bu dua, onun neslinden gelen Muhammed"in de dilindedir. Senenin ilk mahsulünü kendisine getiren ashâbına Allah Resûlü"nün yaptığı duada Hz. İbrâhim"e atıf vardır: “Allah"ım! Meyvelerimizi bereketli kıl. Beldemizi bereketli kıl. Ölçeklerimizi bereketli kıl. Allah"ım! İbrâhim senin kulun, dostun ve peygamberindi. Ben de senin kulun ve peygamberinim.” (Müslim, Hac, 473)
İşte bu özelliklerinden dolayı Resûl-i Ekrem"in, peygamberler içinden seçtiği dost, Allah dostu İbrâhim"dir: “Her peygamberin diğer peygamberlerden bir dostu vardır. Benim dostum ise atam ve Rabbimin dost edindiği (İbrâhim)dir.” (Tirmizî, Tefsîru’l-Kur’ân, 3) Ahlâk ve karakterdeki bu yakınlık ve benzerlik, bu iki dostun vücutlarına da yansımıştır. Nitekim Mi"rac gecesinde bütün peygamberlerle görüşen Hz. Peygamber, onlar içinde en çok İbrâhim ile benzeştiğini söyler. (Müslim, Îmân, 271)
Kendi neslinden gelen, hem ahlâken hem bedenen kendisine bu kadar benzeyen Muhammed"in ümmetine karşı İbrâhim de ilgisiz değildir. Mi"rac gecesi, bu son ve mükemmel dinin hayırlı ümmetine şu tavsiyede bulunur: “Yâ Muhammed! Ümmetine benden selâm söyle ve onlara bildir ki, cennetin toprağı güzel, suyu tatlıdır. Cennette ovalar vardır. Buraların ağacı ise, "Sübhânallâhi velhamdülillâhi ve lâ ilâhe illâllâhu vallâhü ekber." (Allah"ı her türlü eksiklikten tenzih ederim, Allah"a hamdederim, Allah"tan başka tanrı yoktur ve Allah en büyüktür.) cümlesidir.” (Tirmizî, Deavât, 58)
Hz. İbrâhim pek çok güzellikte ilktir. İlk defa sünnet olan odur. (Buhârî, İsti’zân, 51) Ayrıca bıyıkları kısaltmak, tırnak kesmek, misafir ağırlamak gibi güzel özellikler onun sünnetidir. (Buhârî, el-Edebü’l-müfred, 428) Saçına ak düşen ilk kişi de yine İbrâhim"dir (as). Evet, insanın saçının beyazlaması da bir olgunluk alâmetidir. Rivayete göre İbrâhim, saçının ağardığını görünce Saçına Yâ Rabbi bu nedir?” diye sorduğunda; “Olgunluktur yâ İbrâhim!” cevabın almış akabinde ise “Rabbim, olgunluğumu artır!” (Muvatta’, Sıfatü’n-nebî, 3) duasına yönelmişti.
Netice itibariyle Hz. İbrahim; ateşe atıldığında "Hasbünallah" (Allah bana yeter) diyen sarsılmaz imanı, evladını kurban etmekle sınandığında gösterdiği itaati ve Kâbe'nin temellerini atarken döktüğü ter ile günümüz İslam dünyasında "tevhidin, tevekkülün ve teslimiyetin" ebedi sembolü olarak yaşamaya ve yolumuzu aydınlatmaya; aklı, teslimiyeti ve "tek ilâh" öğretisiyle kıyamete kadar insanlığın örnek alacağı kutlu bir önder olmaya devam etmektedir.
Not: Diyanet Yayınlarından Hadislerle islam kitabından yararlanılmıştır.
Kütahya il vaizi: Dr. Sevilay Erdoğan